Şu An Okunan
Tarihi Baştan Düşünürken: Asta Nielsen

Tarihi Baştan Düşünürken: Asta Nielsen

“İlk uluslararası film yıldızı” olarak tanınmasına rağmen Asta Nielsen sinema tarihinin ‘unuttuğu’ kadın sinemacılardan birisi. Feminist sinema tarihçilerinin yoğun çabalarıyla günümüzde hak ettiği itibara kavuşmaya başlayan Danimarkalı sessiz film yıldızının Filmlerin Primadonnası ve Düşüş gibi filmleri 17 Mart’ta Beykoz Kundura’da seyirciyle buluşuyor. Peki Asta Nielsen neden önemlidir? Sinema tarihine nasıl etki etmiştir? Tarihyazımı etrafındaki tartışmalara ve Asta Nielsen’in kariyerine günümüz gözüyle bakıyoruz. 

Feminist sinema tarihçilerinin özellikle son yirmi yılda yoğunlaşan çabalarıyla birçok kadın öncü, tarihe geri yazıldı, yazılıyor. Asta Nielsen de bu isimlerden biri. İlk uluslararası film yıldızı olarak anılmasına rağmen, Asta Nielsen aynı zamanda hem oyuncu hem senarist hem yönetmen hem yapımcı, çok yönlü bir sanatçıydı. Peki sinema yaptığı yıllarda filmleri dünyanın dört bir yanına ihraç edilen ve salonları dolduran Asta Nielsen, nasıl oldu da unutuldu yahut unutturuldu? Sinema tarihinden nasıl silindi?

Ölümünün ellinci yılı olan 2022’de, Nielsen’in kariyerine ve sanatsal üretimine duyulan ilginin tavan yapmasıyla birlikte hem birçok etkinlik düzenlendi hem de yeni yayınlar üretildi. Londra’da BFI Southbank, Paris’te Fondation Jérôme Seydoux-Pathé’de yapılan gösterim programlarıyla Nielsen’in filmografisi izleyicilerle buluştu. İstanbul’da da Beykoz Kundura’da yapılan gösterimleri bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Bununla birlikte, yine 2022’de, Bologna’da gerçekleştirilen restore filmler festivali Il Cinema Ritrovato’da Asta Nielsen’in günlüklerinin İngilizce çevirisi tanıtıldı. Bu kitap, Asta Nielsen’in özellikle kariyerinin ilk yıllarına muazzam ışık tutuyor. Nielsen’in kariyerinin büyük oranda geliştiği Almanya’da, Potsdam şehrinde ve doğum yeri Danimarka’nın Odensa kentinde gerçekleştirilen kapsamlı Asta Nielsen sergisi de sanatçının çok yönlü kariyerine ışık tuttu. Danimarka Film Enstitüsü, sergi için yayımladığı yazıda, Nielsen’i bugünün belleğine ‘#bosslady’ olarak kazıdı: “Günümüz feminizmine ilham verebilecek bir rol model.” Tüm bu etkinlikler, bir yandan Asta Nielsen’i bugünün belleğine taşımamız, bir yandan da feminist sinema tarihçiliği içindeki tartışmaları anmamıza olanak tanıyor.

İki Şimdi

İlk olarak, alanın önde gelen isimlerinden Jane Gaines’in feminist sinema tarihçiliğine dair içgörülü eleştirisini merkeze almalıyız. Erken dönem kadın sinemacıların unutulması ya da daha evvel yeniden keşfedilmemiş olmasının sebebi, sadece anaakım erkek egemen sinema tarihçiliğinin kasıtlı amnezisi ve kadın sinemacıların filmlerinin kaybolmuş olması değildir. Kuşkusuz 21. yüzyıl feministlerinden çok daha önce kadın sinemacıların tarihine ilgi duyulmuştur, duyulmamış değildir. Gaines’e göre, Marksist çerçeveden beslenen özellikle ikinci dalga feminizmin bu tarihsel figürlerle ilgilenmemesi de kısmen bu sessizliği, amneziyi sürdürür. Kendi prodüksiyon şirketini kurmuş, sınıf atlamış, patronluk yapmış bu kadınların tarihiyle ilgilenilmez.

Sessiz sinemaya büyük ilgisiyle bilinen sinema eleştirmeni Pamela Hutchinson, Asta Nielsen’in hatıratının yayımlanması vesilesiyle, çevirmen Julie K. Allen ile yaptığı bir söyleşide, bu sorunu anıyor: “Asta Nielsen’den bahsetmek, içinde Asta Nielsen olan bir sinema tarihi kurmaya çalışmak, başlı başına feminist bir tarihçilik midir?” Julie K. Allen şöyle yanıtlıyor: “Feminist medya tarihi aynı zamanda feminizmi nasıl anladığımızı da genişletmeye dairdir. Asta Nielsen sadece kendi kariyerini merkeze almamıştır, sinema endüstrisindeki diğer kadınları da çeşitli biçimlerde güçlendirmeyi dert edinmiştir.” Allen’a göre, bu birbiriyle dayanışma veya birbirini güçlendirme biçimleri, şu âna kadar tanımadığımız veya kabullenmediğimiz şekillerde olabilir ve feminist medya tarihçiliği buna açık olmayı gerektirir.

Filmlerin Primadonnası (Die Film-Primadonna, 1913)

Tıpkı Jane Gaines’in de kuvvetle altını çizdiği gibi, feminist sinema tarihçiliği sadece ‘kadın sinemacılar vardı’ önermesiyle kalamaz, kalmamalı; onların feminizmin tarihi ve (daha da önemlisi) bugünü ile ilişkisine de bakmalı, kavramaya çalışmalıdır. Gaines buna, feminist sinema tarihçiliğinin ‘iki şimdisi’ der. Hem kadın sinemacıların içinde bulunduğu ‘şimdi’yi kavramalı, hem de bizim ‘şimdi’mizi nasıl dönüştürdüklerini… 

Bu açıdan bakıldığında Asta Nielsen’in ölümünün ellinci yılı vesilesiyle yapılan etkinlikleri de bu iki ‘şimdi’ içinde değerlendirebiliriz. Beykoz Kundura’da yapılan gösterimler, bir yandan unutulmuş, unutturulmuş, erkek egemen sinema tarihinin adını anmadığı Asta Nielsen’in varlığına işaret ediyor. Bir yandan da bu filmlerin şimdimizi nasıl dönüştürdükleri, bize ne gösterdikleri ve fısıldadıklarını düşündürüyor. 

Feminist sinema tarihi bakımından Asta Nielsen şu açılardan önem taşır: Yoksul bir aileden gelen Asta için yazar Pamela Hutchinson, “işçi sınıfı tiyatrocu” tabirini kullanıyor. Keza Asta hatıratında yoksul çocukluk günlerine uzun uzun yer verir. Bu bakımdan daha çok ‘gizemli’ ve ‘kusursuz’ yahut ‘tanrısal’lık gibi nosyonlar etrafında dönen bir ‘yıldız’ kültünden kendini ayrıştırır. Hatta bu külte açıkça mesafe aldığını bile söyleyebiliriz. Bu ayrımı daha iyi kavramak için, örneğin 1920’lerin İtalya sinemasındaki diva geleneğine bakmak anlamlı olacaktır. Lyda Borelli veya Francesca Bertini’nin ilahi bir güzelliğin tecessümü olarak topladığı hayranlıktan, ‘yıldız’ kültünden çok daha farklıdır Asta’nın imgesi. Her ne kadar ilk filmi Uçurum’daki (Afgrunden, 1910) seksi dansı ile hafızalara kazınsa da Asta hiçbir zaman, el değmemiş güzelliğiyle yürekleri hoplatan masum genç kadın rolüyle örmemiştir kariyerini. Asta’nın hayat verdiği roller, ayakları yere basan, kendi kararlarını kendi alan, çalışkan, bağımsız ve güçlü kadın karakterler olmuştur. 

Düşüş

Bir sinemacı olarak kariyerini de emeğiyle kurar Asta. Onun hikâyesi ünlü bir (erkek) yönetmenin veya yapımcının, güzelliğine vurularak rastgele keşfedip perdeye taşıdığı bir ‘yıldız’lık değildir. Daha ilk baştan, profesyonel bir tiyatrocu olarak, sinemanın potansiyelini görmüş, ilk filmden itibaren Urban Gad ile birlikte kollarını sıvamış ve bu işe girmiştir. Her ne kadar ilk filmlerinde yönetmen kategorisinde Urban Gad’ın adı yazsa da, Asta’nın bu filmlerde Gad ile birlikte hem yazar hem yönetmen hem yapımcılık yaptığı bilinmektedir. Asta Nielsen’in kurduğu kariyerde işçi sınıfı bir ailenin kızı olmanın ve yoksul geçen çocukluğunun etkisi büyüktür ve bunu her daim anımsamış, anımsatmıştır: “Şimdi size göz kamaştırıcı görünüyor olabilirim, ama ayrıcalıklı birisi değilim ben.” 

Filmografisine baktığımızda, Asta’nın bu rolü sıklıkla perdede de oynadığını görürüz. Özellikle ilk filmlerinde, ama 1920’lerde artık kariyerinin zirvesine çıktığı dönemde de sıklıkla bu prekarite göze çarpar. Başarılı olmasına ya da sınıf atlamasına rağmen birlikte aç kalmanın ne demek olduğunu bilen, bunu hiçbir zaman unutmayan kadın karakterler canlandırdığını görürüz. 

Sessizliğin İmkânları

Bununla birlikte, tiyatro kariyerinden gelen Asta, sessiz sinemanın diline kafa yormuş, gelişmekte olan bu yeni görsel sanatın gramerinin ve oyunculuk repertuarının gelişmesinde kilit bir rol oynamıştır. Tiyatro oyunculuk pratiklerini doğrudan kamera önüne taşımakla yetinmez Asta. Sessiz sinemanın anlatım olanaklarını veya kısıtlarını da düşünerek, muazzam bir oyunculuk repertuarı geliştirir. Tiyatrodan veya gündelik hayattan farklı olarak, sessiz sinemanın duyguları aktarımda sözlü dilden mahrum olduğu tespitinden hareketle Asta, tüm bedenini bir görsel dile dönüştürür: Jestler, mimikler, postür, makyaj ve kostümlerle Asta’nın bedensel imgesini oluşturan her bir öğe bir anlam kazanır. Tiyatro kariyerinde de daha duygu odaklı ve içe dönük bir performans arayan Asta, sinemada bu kendine özgü stili geliştirmenin imkânlarını yakalar. Duyguların bedende dışa vurulma biçimlerine odaklanır ve ‘sessizliği’ bir kısıt görmekten ziyade, bir imkân olarak kullanır. En karmaşık duygular, kendini sessizlikle ifade eder. Öyleyse sessiz sinema, bu en karmaşık ve derin duyguları ifade etmek ve dışa vurmak için diğer sanatlardan daha eksik veya kısıtlayıcı değildir; bilakis, yepyeni imkânlar sunmaktadır. Romanlarda yazarlar sayfalarca bir duygunun derinliklerini anlatıyor olabilir, oysa sinemada bu bazen saniyeler süren bir sahnedir, Asta’ya göre. 

Düşüş

Filmografisine kronolojik olarak bakıldığında Asta’nın oyunculuğunu nasıl geliştirdiğine de tanıklık ederiz. İlk filmi Uçurum’daki performansıyla ondan sadece on yıl sonra yaptığı Hamlet’teki (1921) performansı arasındaki uçurum büyüleyicidir! Bu açıdan Asta, erken dönem sinema kuramcılarının da ilgisini çekmiştir ve üzerine çokça yazılmıştır. Örneğin Béla Balázs’ın metinleri, Asta’nın filmlerinin ve kariyerinin önemli bir kaynağıdır, ayrıca o dönem hızla büyümekte ve gelişmekte olan genç sinema sanatına Asta’nın muazzam katkısına da tanıklık etmiş olması açısından ilginçtir. Enteresandır ki, Beykoz Kundura’nın programındaki filmlerden Düşüş (Der Absturz, 1923) üzerine Béla Balázs da yazmıştır. Asta’nın kariyerinin olgunluk döneminde yaptığı bu filmin tamamı günümüze ulaşmamıştır maalesef, filmin ilk perdesi kayıptır. 

Düşüş’e bakıldığında Asta’nın bu sanatçı kimliğine dair de bir ‘meta’ anlatı göze çarpar. Asta, filmde Kaja Falk adlı bir ses sanatçısını canlandırmaktadır. Tıpkı gerçek yaşamdaki gibi, filmde de olgunluk yıllarında tanınmış bir sanatçıdır. Filmin günümüze ulaşan kopyasında, ikinci perdenin başında, Kaja çok bunalmış olduğundan bahseder ve yakın arkadaşı kontun teklifiyle, ücra bir balıkçı kasabasındaki malikâneye bir süreliğine kafasını dinlemeye çekilir. Ancak bu kaçış arzuladığı sükûneti getirmez, bela peşinden gelir. Birçok açıdan Düşüş’te Nielsen’in hayat verdiği karakter Kaja Falk, özellikle sinema endüstrisinde bir kadın olarak yaşlanmak üzerine, bugün hâlâ geçerli noktalara temas eder. Filmin başında göz alıcı güzelliğiyle perdede ışıldayan Kaja, filmde yaşlandıkça sönükleşir, huysuzlaşır, bedeni küçülerek giderek kaybolur âdeta. Kaja, kendisi için hapis yatan genç sevgilisine “Seni bekleyeceğim” demiştir, ancak bu sürede tanınmaz hâle gelir. Bu dönüşüm üzerine yazan Balázs, şöyle der: “Birçok fanatik sanatçının yapacağı gibi, Asta Nielsen burada abartıdan kaçınmaz ve iğrençleşir.” Filmin sonunda, hapisten çıkan sevgilisini bekleyen Kaja öyle tanınmaz hâldedir ki, kavuşmanın duygusal gerilimi, upuzun bir şimdiye hapsolur. Genç sevgili, Kaja’yı tanıyacak mıdır? Hakikaten de onu on sene beklemiş ve kavuşmak için gelmiş midir? Balázs, bu sahnedeki yakın plan ve kurgu kullanımını şöyle tarif eder: “Sanki bir cerrah, çarpan bir kalbi avuçlarında tutmakta ve saniye saniye son çırpınışlarını saymaktadır.”


Filmlerin Primadonnası ve Düşüş filmleri 17 Mart’ta Beykoz Kundura’da seyirciyle buluşuyor. Detaylı bilgi edinmek için tıklayın.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.