Şu An Okunan
Umut Tazeleyen Filmler: Yolun Sonu

Umut Tazeleyen Filmler: Yolun Sonu

David Foster Wallace’ın cümleleri ya da bedeni gibi cüsseli bir film değil Yolun Sonu (The End of the Tour, 2015). Basit bir çatışma üzerine kurulu bir “karşılaşma” filmi.

Bu yazı Altyazı’nın 177. sayısında yayımlanmıştır.

İntihar etmiş edebiyatçılara dair filmlerde en korktuğum şey, onların yaşamını “bu dünyaya sığmayan dehaları” üzerinden okumaya kalkışmaları. James Ponsoldt’un filmi, bir dehayı anlamaya çalışmadığı gibi, deha denen şeye öyle körüne körüne inanıyor gibi de gözükmüyor. David Foster Wallace’ın cümleleri ya da bedeni gibi cüsseli bir film değil Yolun Sonu; basit bir çatışma üzerine kurulu bir “karşılaşma” filmi. Genç romancı ile çoktan “onanmış” romancı, hayran ile hayranlık duyulan, merkezde yaşayan ile çeperlerde yaşamayı seçen arasındaki bir karşılaşma. Rolling Stone dergisinin taze yazarı David Lipsky, aynı zamanda ilk romanını yayımlamış bir edebiyatçı. Zıpçıktı müzik gruplarına dair kalem oynatmaktan yoruluyor. O günlerde sevgilisiyle birlikte kanepenin üstüne kurulup okuduğu bin küsur sayfalık ‘Infinite Jest’in tesiri altındayken, çağdaş Amerikan edebiyatının gizemli yeni yeteneği David Foster Wallace’a dair özel haber hazırlama fikrine kapılıyor. Sonrasında ‘Infinite Jest’in imza turnesini takip etmek üzere Amerikan taşrasına doğru bir yolculuğa koyuluyor. Ötesi, iki adamın yazmak, eğlence kültürünün girdabına karşı koymak, hayatta kalmak gibi konular üzerine muhabbetlerinden müteşekkil.

Yolun Sonu, Wallace’ın kapalı kutu yapısından da, kırk altı yaşındaki intiharından olduğu gibi bir edebî deha portresi çizmeye girişmiyor. Wallace’ın romanlarındaki takıntı derecesindeki ayrıntılarla, dipnotlarla birlikte bir sarmal hâlinde genişleyen çatallı ve sivri üslupla hiç uyuşmayacak şekilde, hayli düz denecek bir yapı kuruyor. Kendisinden bir hikâye çıkarmak zorunda olan New Yorklu bir entelektüelle karşılaşan Wallace nasıl davranır? İki kişinin “zorlama” bir diyalog içinde yeni bir kimlik kurup kurmayacaklarıyla, arada biriken sessizliklerde açılan kırılganlık alanlarıyla, Wallace gibi ağzından çıkan her kelimeyi bir hakikat sınamasından geçiren birinin bu karşılaşmadan nasıl etkileneceğiyle ilgileniyor film. Hiç de kitabi olmayan diyalogların arasında; erkeklik hâlleri, rekabet kültürü ve Amerikan eğlence endüstrisinin ruhta yarattığı kara delik hakkında sayfalar dolusu yazan birinin dahi anlattığı cendereye kısılmış olduğunu, yeri gelince bir oğlan çocuğu gibi rekabetçi davrandığını fark ediyorsunuz.

Lipsky ile beraber, yazarın bir hayranı olarak girdiğiniz Wallace evinden, onun gündelik hâlleri ve erdemsizlikleriyle tanışıp hayal kırıklığı içinde çıkıyorsunuz. Hayal kırıklığının ardından gelense, ona bir yazar ve dünyada kalmaya çalışan bir varlık olarak duyulan yeni bir tutulma, kapılma oluyor. Hayranlık duyulan varlığın zaaflarıyla, yavanlığıyla karşılaşıldığında yaşanan bu hayal kırıklığı ve sonrasında yeniden tesis edilen tutulma/tutunma pek çok şeyi anımsatıyor. Çocukluğun çarpık zihninde kurulan kadir-i mutlak hayallerin zamanın sınamasıyla yavanlığın içinde eriyip gitmesine ve yaşamla kurulan bağların yeni biçimler almasına benziyor biraz. Film bittiğinde bir şeyi kavradığınızı hissediyor ve bunun adını koyamıyorsunuz. Kavradığınız şeyin, Wallace’la ilgili olup olmadığının önemi kalmıyor.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.