Şu An Okunan
Y Kuşağı’nın Filmleri

Y Kuşağı’nın Filmleri

Sinemanın fantastik anlatılarının altın çağında büyüyen Y Kuşağı, Matrix‘ten Yüzüklerin Efendisi‘ne, V for Vendetta‘dan Dövüş Kulübü‘ne popüler kültürden kopardığı isyan parçalarını sokaklarda bir araya getiriyor.

Bu yazı Altyazı’nın 130. sayısında, Direniş Sineması dosyasında yayımlanmıştır.

Walter Benjamin ‘Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı’ adlı meşhur yazısında, modern üretim teknolojileriyle sanat ürünlerinin kopyalanarak çok farklı yerlere ulaşabilmesinin esere biricikliğini kaybettirdiğinden fakat bunun aynı zamanda sanatın demokratikleşmesi anlamına da geldiğinden bahseder. Sanatın (özellikle ‘kayıt’ sanatlarının) sadece ayrıcalıklı bir kesimin erişebildiği bir olgu olmaktan çıkmaya başladığını ve herkes tarafından kolayca paylaşılabilen, kitleselleşebilen ve tartışılabilen bir kamu ürününe dönüştüğünü anlatır. Sinema Benjamin’in sözünü ettiği demokratikleşme sürecinin en fazla gözlemlendiği sanat dalıdır aslında. Bir sinema biletinin hâlâ toplumun büyük bir kesimi tarafından ulaşılabilir olması, sinemanın yadsınamaz büyüsü ve hızlı tüketilebilir bir ürün olması onu zaten kendi var oluşu içinde demokratikleşme potansiyeli taşıyan bir sanat dalı haline getirir.

Sinema sanatının kolay ulaşılabilir olmasının yanında, internet teknolojisiyle beraber artık sinemanın kitleselleşmesi çok farklı boyutlara ulaşmış durumda. Günümüzde önüne geçilmesi gittikçe zorlaşan korsan yayınları, filmleri, dizileri, müzikleri de dikkate alırsak, sanatsal ürünlerin paylaşımının neredeyse bir takas sistemine bağlandığını söyleyebiliriz. Sosyal medyanın ortaya çıkması, internetin hızlanması ve online iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle beraber artık film gibi görece büyük dijital dosyalar birkaç saat içinde bir başkasıyla paylaşılabiliyor. Ya da ABD’de yayınlanan bir dizi yayın bittikten sonra internet üzerinden indirilebilir/izlenebilir hale geliyor. 1980-2000 arasında doğan nesli tanımlayan Y Kuşağı’nın çoğunluğu için film, müzik, dizi indirmek oldukça sıradan bir gündelik pratik –özellikle telif hakları kanununun bu konuda yetersiz kaldığı Türkiye gibi bir ülkede bu daha da kolaylaşıyor. Fakat bu eylemin ardında çok daha dikkat çekici bir nokta var: Dünyanın herhangi bir noktasındaki bir kişi bu dijitalleşmiş ürünü bir şekilde ele geçirip dolaşıma sokmak için bir çabada bulunuyor, bir karşılık beklemeden. Başka biri filmin ya da dizinin orijinal altyazısını kendi diline çeviriyor birkaç saat içinde, yine bir karşılık beklemeden. Korsan yayın paylaşımının yanında internet özellikle son on yılda karşılıksız yardım anlamındaki ‘paylaşmak’ eyleminin belki de en fazla geliştiği alan. Zaten ister film, ister müzik, ister yazı, ister bir fikir olsun, bu nesil azımsanamayacak bir çaba göstererek, bir beklentisi olmadan paylaşmayı öğrenmiş durumda. Gezi Parkı’nda gündelik hayat pratiği içinde gördüğümüz paylaşım duygusunun göz alıcılığı biraz da bu durumu hatırlatıyor. İsmini bilmediği, yüzünü görmediği kişiler için, her ne kadar sanal ortamda da olsa, bir fayda sağlamaya alışkın bir nesilden bahsediyoruz. Paylaşarak çoğalan, çoğaldıkça paylaşan ve bu şekilde aslında örgütlenmeyi becerebilen bir kuşak diyebiliriz Y’ler için.

Bu noktada sinefil kültürünün büyümesinde internetin yadsınamaz etkisinden de bahsetmek gerek. Korsan film indirmenin ya da izlemenin etiğini başka bir tartışma konusu olarak bir kenara bırakırsak, “sinemanın demokratikleşmesi” süreci, ‘cebinde bir miktar parası olanlar’dan oluşan izleyici kitlesinin genişleyerek ‘evinde internet bağlantısı olanlar’ haline gelmesiyle devam ediyor. Bunun yanında filmlerin artık oldukça kolay üretildiği, paylaşıldığı ve tüketildiği bir çağda izlenecek filmin seçilme şekli de bir dönüşüm geçiriyor. Forumlar, sinema siteleri, bloglar artık herkesin her konuda olduğu gibi filmler hakkında da fikirlerini özgürce ortaya koyabildiği mecralar. Bu kişisel ifade alanları, fikir beyanının yanında, fikir değiş tokuşunu ve sinema üzerine kafa yorma olanağını da beraberinde getiriyor. Y’ler arasında aslında filmlerle alakalı kitlesel bir bellek de oluşturuyor bu bol oyuncaklı sanal ortam. Filmler kendi dünyalarının dışına taşarak internet sayesinde yaşamaya devam ediyorlar. Örneğin Yıldız Savaşları serisi için yan hikâyeler yazılıyor, Yüzüklerin Efendisi evreni internetteki FRP oyunlarıyla genişliyor. İnternet, artık filmlerin hikâyelerinin devam ettirildiği bir mecra olarak kullanılıyor. Popüler kültür ürünleri üreticilerinin ellerinden kayıp gidiyor ve artık o kitleler tarafından sahiplenilmiş, büyütülmüş bambaşka bir dünyaya doğru yolculuğa çıkıyor.1 Popüler kültür, evet çoğu zaman bir kaçış alanı yaratıyor fakat o kadar güçlü bir şekilde sahipleniliyor ki kendi başına bir güce dönüşebiliyor.

GEZİ PARKI’NDAKİ ENT
Walter Benjamin popüler kültürün kitlelerle kolayca buluşabilmesi üzerine kafa yorarken bu kültürün kitlesel olarak dönüştürücü bir güce sahip olduğunu da savundu. Vurdulu kırdılı Hollywood filmleriyle, fast food’la ve “gürültülü” müziklerle büyümüş ve bu sebepten aileler ve büyükler tarafından neredeyse ‘hor görülmüş’ bir neslin aslında popüler kültür tarafından nasıl da şekillendirildiğini hep beraber gözlemledik. Apolitik, evinden pek çıkmayan, çevresine ilgisiz, ekrana bakarak büyüyen bir neslin bu sefer evlere girmemesi ve yaşamı, mücadeleyi, özgürlüğü sokakta araması üzerine şimdiden çokça yazılıp çizildi bile. Kendi yaş grubu dışındakiler tarafından pek anlaşılmasa da kendi arasında rahatça anlaşan bir nesil Y Kuşağı. Aynı filmleri izleyerek, aynı fantastik diyarları ziyaret ederek ve aynı kahramanlara hayran olarak büyüyen bir kuşak. Hollywood’un kültürel saldırısı karşısında savunmaya geçmeden kendisine verileni alan fakat zaman ilerledikçe o saldırının içindeki küçük başkaldırışları algılamaya başlayan bir kuşak. Bir noktadan sonra hayran olduklarını seçmeye, anlamaya ve tartışmaya başlayan, belki pek okumamakla eleştirilen ama aslında ortodoks entelektüelliğe karşı kendine ait bir düşünsellik yaratmış bir kuşak. Popüler kültürün o gerçeklikten uzak görünen evrenini, yeri gelince tam olarak buranın gerçekliğine bağlayabildiği için de şaşırtan bir kuşak.

Popüler kültür ürünleri bu neslin kolektif hafızasında çok önemli bir yer tutuyor. Artık her evde bir sinefilin, bilgisayar oyunu tutkununun yetiştiği bir çağda referanslar da o kuşağın dilini oluşturan en önemli etkenlerden biri oluyor. Kuşak, gençliğini bu dönemde yaşamayanlar tarafından pek de kolay anlaşılamayacak bir dil oluşturmuş durumda. Örneğin Egemen Bağış’ın büyük ihtimal yanlışlıkla attığı “ouokl!” tweet’i bir çeşit Order 66 (Yıldız Savaşları’nda jedi’ları katletmeleri için klon ordusuna verilen gizli emir) olarak algılayıp bunun üzerine çeşitli espriler yapmaya başlıyorlar. Yüzüklerin Efendisi’nde Saruman’ın bir ordu kurmak için endüstri alevinde yakarak yok ettiği ent’lerin (ağaç insanların), arkadaşları için savaştığını görerek büyüyen bu kuşak, Gezi Parkı’ndaki ağacın gövdesine kocaman bir kayayla Saruman’ın kulesini yerle bir eden bir ent’in posterini asıyor. Önceki kuşaklar tarafından genelde burun kıvrılan fantastik kurgular, kendisine yaşadığımız gerçeklikte bir yer buluyor. 

Fantastiğin ille de başka bir dünyada geçmesi gerekmiyor tabii. Televizyondaki gerçekmiş gibi görünen fantastik görüntülerle büyümüş bir kuşağın gerçekle ve gerçekdışıyla kurduğu ilişkide çeşitli arızalar olması anlaşılabilir bir şey. Daha dünyaya gözlerini yeni açtığında televizyon ekranıyla karşılaşan bebeklerin favori televizyon programının reklam kuşağı olduğunu özellikle ebeveynler çok iyi bilir. Renkler canlı, kurgu şahane, olay basit. Büyüyüp sınavlardan geçecek, kariyer hayalleriyle hayatına yön vermeye çalışacak bir kuşak daha gözlerini açar açmaz zihinlerine pompalanmaya çalışılan rüyalara maruz kalıyordu zaten. Hepsi bir başkasının hayalini, ideal yaşamını izledi küçüklükten itibaren. Bir rüya âleminin içine doğdu. Sokağa çıktığında o hayallerin resimleri panolardaydı. Öte yandan resmî otoritenin hayali ise okullarda öğretiliyordu. Hayalî bir Türkiye’de, hayal âleminde yaşamayı hepsi çocukken öğrendi. Belki de o yüzden burun kıvrılan o fantastik masallar pek de gerçekdışı gelmemeye başladı onlara.

Bilgisayarın eve girmesiyle, editörlerin elinden geçmiş yayınlara maruz kalmak zorunda olmayınca işler değişmeye başladı. Sanal dünya gerçekleri ifşa etmeye başladı çünkü artık herkes elindeki teknolojik cihazla bir kaydedici, bir gazeteciydi. Bu sayede televizyonda gösterilenin, kitaplarda öğretilenin fantastiğin ta kendisi olmaya başladığı yavaş yavaş öğrenilmeye başlandı. İşte bu noktada Yüzüklerin Efendisi ya da Yıldız Savaşları’nın fantastik dünyalarının yanında, Matrix’in, Dövüş Kulübü’nün ve V for Vendetta’nın, dünyanın hakikatini yavaş yavaş anlamaya çalışan neslin gözlerini açmaya başlamasında etkili olduğu söylenebilir. Gezi Parkı’nda büyük bir bez afişe Dövüş Kulübü’nün o meşhur kuralları, Gezi Parkı Kuralları’na dönüştürülerek asıldı; V for Vendetta’nın meşhur maskesi tabiri caizse 7’den 70’e her kesimden insanın direniş esnasında giydiği bir aksesuara dönüştü. Filmler de direnişteki yerlerini buldu.

İnternet devriminin ‘level’ atladığı 2000’lerde, yani henüz Y Kuşağı’nın çoğunun henüz aklının ermediği bir dönemde, Matrix’in distopik anlatısının büyük bir dönüştürücü etkisi olduğunu kişisel deneyimim üzerinden rahatlıkla söyleyebilirim. Matrix her ne kadar siberpunk kültürünün farklı anlatılarını harmanlayan bir kolaj olsa da –ki o zamanlar bunun farkında olmak pek mümkün değildi– 13-14 yaşında birinin bu filmi izlediğinde afallamaması oldukça zordu. Çünkü Matrix yaşadığımız gerçekliğin koskoca bir yalan olduğunu ifşa ederek isyan ruhunu ateşleyen ve bunu tam da kuşağın seveceği şekilde büyük bir aksiyon filmi içinde, o zaman için dudak uçuklatan bir estetikle sunuyordu. Matrix’te alttan alta verilen Kapitalizm 101 dersi yine aynı dönemde vizyona giren Dövüş Kulübü’yle de tamamlanıyordu aslında. Geri dönüp bakıldığında bu filmlerde eleştirilecek pek çok şey bulunabilir fakat bu iki filmin bu kuşak üzerinde bıraktığı etki yadsınamayacak kadar büyük. O yaşta izlendiğinde ne demeye çalıştıkları belki tam anlaşılamayan bu filmlerin, yine de tıpkı küçükken iyi bir film izlediğimizde, açıklayamadığımız ama hissettiğimiz estetik doyuma benzer bir his bıraktıkları söylenebilir. Fakat hissedilen, estetik hazdan da öte, tam olarak tanımlanamasa da bir farkındalık duygusudur.

DÜNYAYI FANTASTİKLE ANLAMAK
Fantastik anlatıların bu kuşağın dünyada olan biten üzerine laf etmek için kullandığı en önemli referanslardan biri olduğu, sinemanın ise bu kuşağın dünyayı anlamaya çalışırken başvurduğu en temel araçlar arasında yer aldığı, Gezi Parkı direnişiyle biraz daha anlaşıldı. Toparlayacak olursak, bu kuşak o popüler kültür ürünlerinden, “gişe canavarlarından” neler öğrendi? Matrix’teki kırmızılı kadının şehvetine kapılıp onu takip etmemeyi ama Gezi Parkı’ndaki kırmızılı kadının naif ve dik duruşunun takipçisi olmayı öğrendi. Yüzüklerin Efendisi’nde dünyanın en küçük yaratığının bile tüm insanlığın kaderini değiştirebileceğini, ağaçların alevler içinde yanmamak için savaşabileceğini görerek büyüdü. Game of Thrones’da bir cücenin bile krala baş kaldırabileceğini, bir kadının zulmedenlere haddini bildirebileceğini gördü. Yıldız Savaşları’nda sessiz ve derinden demokrasiyi yıkarak imparatorluk kuran Sith’in asiler tarafından alaşağı edildiği bir destanla büyüdü. Dövüş Kulübü’nde tam olarak “sistem karşıtlığı” ne demek bilemezken, hayattan bezmiş bir adamın bile o yüce finans kulelerini yıkabileceğini gördü. V for Vendetta’da maskenin arkasına saklanan beni, seni, onu, bizi, hepimizi gördü, bir araya gelince faşist diktatörün nasıl devrildiğine şahit oldu. Harry Potter’da saflığın ve naifliğin doymak bilmeyen şeytanî bir gücü yok etmesini yıllarca bekledi. Hep, direnince iyilerin kazandığı bir dünyanın masalıyla büyüdü bu kuşak. Onlar hep ekran başındalar diye azarlandılar ama aslında ekran başında sürekli gördükleri, direnerek kazanılan mutlu sonlardı. Bu yüzden de yenilmiş ya da bıkmış bir kuşak değil Y Kuşağı; zihnini, bilinçli olarak ya da değil, bir şekilde hikâyelerle dolduran ve kendini onlarla tanımlayan bir kuşak. Yıllardır ekran başında biriktirdiklerini yeni yeni sokağa dökmeye başlayan bir kuşak. Ve belki biraz da bu sebepten, Y Kuşağı’nın ortasında doğmuş biri olarak içtenlikle söyleyebilirim ki, bu gerçekten daha başlangıç.

NOT
1 Bu kuşağın her türlü “baskıcı babaya” karşı başkaldırışını izlemek için George Lucas’a karşı açılan savaşı anlatan Halk George Lucas’a Karşı güzel bir örnek olabilir.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.