Céline ve Julie

,

Rüyalar, anılar ve hayal gücüyle ilişki kurmamıza vasıta olmak sinemanın birincil vazifesi değil miydi? Jacques Rivette imzalı bu oyunbaz film tam da bunu yapıyor. Céline ve Julie (Céline et Julie Vont en Bateau, 1974) MUBI Türkiye‘de yayında.

Evrim Kaya

Bu yazı Altyazı’nın Mart 2016 tarihli 159. sayısında Jacques Rivette dosyası kapsamında yayımlanmıştır.

Aleksandr Sokurov bir röportajında, çok sevdiğimiz klasik filmlerin zaman içinde gürültücü komşulara dönüşebileceğinden söz eder. Céline ve Julie ise tersine, sinema birkaç modele gitgide daha fazla bağlanırken, diğer türlüsüne eğitilmemiş kulakların sesini duymakta zorlanacağı bir fısıltı filmi. Olay örgüsünün kronolojisi pekâlâ başka türlü olabilir, karakterler birdenbire yer değiştirebilir, bir yaz günü Paris’ten girilen bu tavşan deliğinden her yere çıkılabilirmiş. Filmi izledikten sonra bir kez daha teknik becerinin hayal gücünü nasıl baltayabildiğini görüyor, gençlik heyecanı denen şeyin sinemayı terk ettiğini hatırlıyoruz. Elbette ekonomik bir dile alışmış izleyiciler olarak, üç buçuk saate yakın serbest çağrışımlara, hipnotize edici tekrarlı hareketlere dayanabilirsek.

Céline ve Julie türünden bir performans sinemasında filmin ihtiyaç duyduğu süreye ancak yönetmen karar verebilir. Doğru ya da yanlış yoktur, her süre tercihi hikâye için yeni bir katman, performansın doğasıyla ilgili bir tercih olur. Céline ve Julie pekâlâ onda biri kadar bir sürede, kısa ya da orta metrajda başka bir şiirsel bütünlüğü yakalayabilecek bir film. Diğer taraftan, aynı malzemeyi bir tür shuffle ayarında oynatarak, Rivette’in 1971’de 13 saat olarak kurgulamakta beis görmediği Out 1: Noli Me Tangere’nin süresine yaklaşılabilecek niteliğe de sahip.

Söz konusu malzeme iki kadının rüyalar, anılar ve hayal gücüyle birbirleri vasıtasıyla ilişki kurmalarından; tuhaf bir cinsel çekim ve muhtemel kimyasallar yardımıyla, 70’lerin başında terk edilmiş bir kasabayı andıran köşelerini hâlen yitirmemiş bir Paris’te birkaç sıcak günü paylaşmalarından ibaret. Yaz aylaklığı –ya da internet ve standardizasyon çağı öncesi– geç 20. yüzyıl romantizmi… Sinemaya Fransız Yeni Dalgası başta olmak üzere Avrupa avangardı üzerinden bağlananlar için bir Kabe, nihai kaçış filmi… Paragraf başına dönelim: Rüyalar, anılar ve hayal gücüyle ilişki kurmamıza (ve tercihen bunu gündüz matinelerinde birkaç kişiyle birlikte yapmamıza) vasıta olmak sinemanın birincil vazifesi değil miydi?

Céline ve Julie sinema üzerine çekilmiş filmlerin en serbest, en aylak ve en feminenlerinden. Kendi-üzerine-düşünen, kendi üzerine kapaklanan, düşen, düştüğü yerden kalkıp koşmaya başlayan bir film. Kendi hikâyesinin ‘peynir delikleri’ gibi boşluklarından spiral çukurlar açıp o çukurların içine giriyor, beklenmedik yerlerde yeniden gün ışığına çıkıyor. Tarif edilen bu topografi insan yapımı bir oyun parkını hatırlatmasın, gerçekten bir köstebek yuvasının basitliği ve doğallığını taşıyor.

İkilinin rüya mantığında bir ritüeli takip ederek, takside ağızlarında beliriveren şekerleri yiyerek girdikleri paralel evren, elbette her film izleyicisinin bilet alıp salona girerek (ya da bugünlerde sıklıkla bilgisayar başında) yuvarlandıkları dünyaya karşılık geliyor. Karısını kaybetmiş bir adam, küçük kızı ve ona göz dikmiş baldızlarıyla bir tür gündüz dizisi senaryosu bu ‘paralel evren’. Filmin sonunda bu iki evren birbirine giriyor: Céline ve Julie bu küçük kızı yanlarına alıp tekneyle gezmeye çıkarıyorlar; çünkü filme adını veren tabir, hem bir hikâyeye kapılmak hem de tekneyle açılmak anlamına geliyor.

Neden sonuç ilişkisinin güvenli kucağından koparılmış, saykodelik, kelime oyunlarını senaryonun gidişatında yönlendirici kılacak denli edebiyat âşığı, metnin içindeki sonsuzluğa hapis bir dünya Céline ve Julie’deki… Film otuz yıl sonra ABD’de çekilse ortaya Mulholland Çıkmazı (Mulholland Dr., 2001) çıkacaktı herhâlde. Konsantre, karamsar ve şık. Bir on yıl sonra, daha erkeksi giysiler içinde anakarasına dönse, Kutsal Motorlar (Holy Motors, 2012). Yine kompakt, ancak gözleri ufka değil geçmişe çevrili olanların melankolisiyle dolu. Belki sekiz yıl önce daha kuzeyde, Bergman’ın elinden çıkan daha da karamsar bir siyah beyaz kurgusu Persona’ydı (1966) zaten. Bu filmlerin ve Rivette’in kariyerinin bize verdiği bir sır var: Dünyanın en sinemasal şeyi, sinemanın kendisidir.

MUBI Türkiye’nin Altyazı’ya özel teklifini görmek için tıklayın.