Şu An Okunan
Christopher Lee: Korkunç Centilmen

Christopher Lee: Korkunç Centilmen

Kont Drakula rollerinin olmazsa olmazı, Gizemli Ada‘nın (The Wicker Man) Summerisle’ı, Yüzüklerin Efendisi‘nin Saruman’ı… Kendi böyle tanımlanmaktan hoşlanmasa da ‘karanlıkların prensi’ ya da ‘korku efsanesi’ olarak ikonlaşan Christopher Lee’nin kariyeri, yetmiş yıllık korkunç bir serüven. 

Fatma Cihan Akkartal

Bu yazı Altyazı’nın Temmuz-Ağustos 2015 tarihli 152. sayısında, Christopher Lee dosyası kapsamında yayımlanmıştır.

7 Haziran 2015’te kaybettiğimiz Sör Christopher Lee’nin neredeyse yetmiş yıl süren ve her aşamasında üretkenlik kelimesinin yeniden tanımlandığı oyunculuk kariyeri, 93 yaşında ebediyete intikal etmesiyle sona erdi.

Frankenstein, Drakula, Mumya Kharis, Fu Manchu, Rasputin, Scaramanga, Rochefort, Kont Dooku, Saruman, Mefistofeles… Dünyanın en uzun boylu aktörü olarak “kötü adam” rollerinin vazgeçilmeziydi Lee. Sinema hayatının başlarında, İngiltere’deki esas oğlanların hiçbiri Lee ile aynı filmde boy göstermek istemiyorlardı. Oysa Hammer Stüdyosu’nun 1957 yapımı Frankenstein’ın Laneti’ndeki (The Curse of Frankenstein, 1957) canavar rolü, tam da uzun boylu ve “egzotik simalı” olduğu için ona teklif edilmişti. İngilizler arasında bir yabancıyı andıran yüzünü, İtalyan annesi Kontes Estelle Marie Carandini’ye borçluydu. Annesi dolayısıyla Borgialarla ve Charlemagne’la akraba olan Lee, filmlerde çoğunlukla aristokrat rolünde izleyici karşısına çıkıyordu. Çocukluğunda dekadan Avrupa aristokrasisiyle haşır neşir olma fırsatı da bulmuştu. Rasputin: The Mad Monk (1966) filminde Çılgın Keşiş’i canlandırmadan çok önce Rasputin’in katilleri Prens Yusupov ve Dük Dimitri Pavlovich ile tanışmış, sosyalleşmiş olmanın faydasını görmüş müdür? Henüz yirmi beş yaşına gelmeden, İkinci Dünya Savaşı sırasında Özel Harekat İdaresi’nde (yani İngiliz gizli servisinin casusluk departmanında) sahada çalışıyordu. Savaştan sonra bir süre Kuzey Afrika’da Nazi avcısı olarak görev aldı. Savaş sırasında görüp yaşadığı ve bilfiil katkıda bulunduğu dehşetleri açık açık anlatmasa da, aktörlüğünün bir biçimde o deneyimlerden beslenmiş olduğunu iddia etmek mümkündür. Nitekim, Kralın Dönüşü’nde (The Lord of the Rings: The Return of the King, 2003), Saruman’ın öleceği sahneyi çekerlerken Peter Jackson kendisine, sırtından bıçaklanan birinin çıkaracağı sesi tarif etmeye kalkıştığında Lee, sırtından bıçaklanmış insanlar gördüğünü ve nasıl bir ses çıkardıklarını çok iyi bildiğini söylemiştir.

Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği

KARANLIKLAR PRENSİ
Beyazperdede ekseriyetle canavarları canlandırarak üne kavuşan Lee, 1940’lı yılların sonunda başlayıp 1970’lerden itibaren Hollywood’a taşınan kariyerine damgasını vuran şeytani karakterler arasında en çok Drakula ile özdeşleştirildi. Kont’u canlandırdığı, Hammer Stüdyosu yapımı technicolor Dracula’nın Dehşeti (Horror of Dracula, 1958) filminin gişesi öyle yüksek olmuştu ki Hollywood, içinde Lee’nin olmadığı bir Drakula filmi istemiyordu artık. Lee, çoktan Amerikalı dağıtımcıya satılmış olan filmlerde, ekipteki diğer insanlar işsiz kalmasın diye, yani isteksizce oynadığını pek çok mecrada dile getirdi. Halbuki, Christopher Lee’nin Drakula’sı, öncülleri olan Max Schrek’in ve Bela Lugosi’nin trajik vampirlerine benzemeyen, tutsağı olduğu yasak hazzın peşinden gittiği için vicdan azabı duymayan, kendinden nefret etmeyen, hayata karşı istekli, şehvetli bir Drakula’ydı. Lee’nin Kont’u, tıpkı Frankenstein gibi, artık her şeyden çok münasip bir eş arayan bir canavardı. Kütüphanesinin duvarını süsleyen levhada ailesinin mottosu yazıyordu: ‘Fidelis et Mortem’, yani ‘Ölümde bile Sadık.’ Bir kadına çekici geleceği düşünülen tüm unsurlar Lee’nin Drakula’sında toplanmıştı; eksantrik bir aristokrat, romantik, (saplantılı biçimde) sadık, güçlü, pek konuşkan değil, pelerini her zaman ütülü, beyefendiliğiyle hayvani yönü arasında beklentileri boşa çıkarmayan bir denge kurmuş, velhasıl cazip bir erkek. Karşı konulmaz arzunun dışarı doğru hareketini, yani sivri azı dişlerini ilk gösteren vampirdi Lee’nin Drakula’sı. Bir vampir filminde uzun sivri azı dişlerinin ilk arz-ı endamı, Hammer’ın Drakula’sında değil, 1953 yapımı Drakula İstanbul’da (1953) filminde gerçekleşmesine rağmen, vampir dişlerinin dünyaya takdimi Atıf Kaptan’dan rol çalan Lee’ye kısmet olmuştu diyelim.

Nitekim, aktör 1973’e dek, Hammer’ın sayıları 10’u bulan Drakula filmlerinin yedisinde oynadı; her filmde, diyalogları kısalır, kendisinden beklenen oyunculuk performansı azalırken, Mina’lar ile Lucy’lerin ve diğer “gelinler”in dekolteleri liberalleşiyordu. Viktorya ya da Edward döneminde yaşamaktan sıkılmış kadınları (ya da serinin son iki filminde bu kadınların torunlarını) geceleri kısaca ziyaret etmesi ve hemen sonra bu yüzden cezalandırılması, filmlerin sonunda illa ki gerçekleşmesi beklenen zirveydi. Lee’nin Drakula’sı, renkli Drakula’ların ilk ve şok değeri en yüksek örneğiydi. Kan’ın technicolor kontrastı, Lee’nin kan içinde kalmış sivri azı dişleri ve kırmızı kontakt lensleri, yalnızca vampir filmlerine değil korku türüne de yeni bir soluk getirdi. Hatta 1970 yılında yaptığı Taste the Blood of Dracula (1970) ve Scars of Dracula (1970) filmlerinde, zamanla Susam Sokağı’ndaki sevimli vampir Count von Count’a evrilecek olan Bela Lugosi damarından tamamen uzaklaşılmıştı. Filmler artık “R” reytingiyle sınıflandırılarak gösterilmeye başlanmış, Drakula karakteri de kadınları avlayan bir tür seri katile dönüşmüştü. Lee, kötülüğünden şüphe edilmeyen kötü adamları, tek boyutlu antagonistleri canlandırmaktan, daha doğrusu bir aktör olarak kendisini tek boyutlu hâle getiren senaryolardan tabii ki pek memnun değildi. ‘Karanlıklar Prensi’ ya da ‘Korku Efsanesi’ olarak anılmaktan hoşlanmıyor, aydınlıkla karanlığın kesişebileceği gölgeli alanlar arıyordu.

Taste the Blood of Dracula

GÖLGELERİN PRENSİ
Yıllar içinde Hammer’ın kendisini vampir filmlerinde bir konu mankenine çeviren senaryolarından ve ikinci filmden itibaren reddettiği rolü duygusal şantaj yoluyla kendisine kabul ettirmesinden şikayetçi olsa da, stüdyo ile simbiyotik ilişkisinden hem aktör hem stüdyo hem de korku sineması büyük ölçüde fayda görmüştür. Örneğin Lee’nin yakın arkadaşı Dennis Wheatley’nin aynı adlı romanından Richard Matheson tarafından uyarlan The Devil Rides Out, Hammer’ın en “haysiyetli” yapımlarından biriydi. Aleister Crowley-vari karizmatik satanistler İngiliz korku sinemasında bir süredir kendilerine yer buluyorlardı ve Yahudi-Hıristiyan ikilikler üzerine kurulu Hammer Gotiği’ne bir alternatif teşkil ediyorlardı. Gerçi The Devil Rides Out (1968), İngiliz okült korku filmleri içinde Cry of the Banshee (1970), Witchfinder General (1968) ve The Blood on Satan’s Claw (1971) ile karşılaştırıldığında sosyo-politik açıdan pek “ilerici” bulunmuyordu, ne de olsa dönemin karşı kültür hareketinin gizli ikonlarından Crowley’nin “Ne yaparsan yap…” felsefesini benimsemiyordu. Filmin güçlü tarafı Matheson’ın ustaca yazdığı diyaloglardı, bir de Lee’nin canlandırdığı Duc de Richleau karakteri. Lee bu kez şeytanî bir karakteri değil, kahramanı oynuyordu oynamasına ama Duc de Richleau’nun satanist kült lideri Mocata’ya karşı elini güçlendiren, kendisinin de karanlık tarafa geçip geri gelmiş olması, kara büyü konusunda ancak deneyimden ileri gelebilecek derin bir bilgiye sahip olmasıydı. Duc de Richleau, karşısındaki kötü adamdan önce kötü adam olmuştu ve kötüye dair bilgisi dışarıdan değil içeriden gelmekteydi.

Lee’nin filmografisinde kendine has bir yerde duran başka bir rol ise, dolaşıma Karanlığın Gölgesi’nin (Don’t Look Now, 1973) B-filmi olarak giren ve sonradan Cinéfantastique dergisinin isabetli biçimde “Korku filmlerinin Yurttaş Kane’i” (Citizen Kane, 1941) ilan ettiği Gizemli Ada’nın Lord Summerisle’ıdır. Lord Summerisle’ın büyükbabası yıllar önce Britanya’nın en eski kayalarının bulunduğu İskoçya açıklarındaki Hebrid adalarından birine gelir ve tuzlu rüzgârlar altında yetişmesi mümkün olmayan meyve ağaçları yetiştirmeye başlar. Toprak sahibi, bu imkânsız faaliyetin devamını sağlamak için adalıları bir pagan kült etrafında örgütlemiştir. Film, paganizmi İngiliz psikesinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlar, üstelik korkunun kaynağı olan “eski din”i, dünyanın en medeni ülkesinin (kolonilerinde değil de) kalbinde bulunmasına rağmen yabani ve yabancı topraklara, İngiliz kırsalına yerleştirir. Kaybolan bir kızı bulma ümidiyle adaya gelen polis memuru Howie, kırsalı ehlileştirmek, Hıristiyanlaştırmak, paganları tutuklamak ve geçen yıl hasat kötü gittiği için kurban edeceklerini düşündüğü kızı kurtarmak gibi planlar yaparken, güneş tanrısına kurban edilmek üzere adaya çekilmiş olduğunu anlar. Tekinsizleşen yalnızca polis memuru Howie aracılığıyla kendi kendini sömürgeleştirmek durumunda kalan Britanya’nın kırsal kesimi değildir. Diyonizyak bir karnaval içinde film, dinî, toplumsal ve ticari örgütlenmeyi yadırgatır ama en önemlisi kötünün yeniden tanımlanmasını ister. Püriten merkezî eril otorite figürü Howie’ye karşı, diyonizyak, pagan derebeyi Summerisle.

The Devil Rides Out, Mocata’yı açık seçik şeytani bir karakter olarak Aleister Crowley’ye göre modellemiş, karanlık dürtüleri yücelten, Lucifer-vari bir aydınlanmayla kendi kendinin bilincine varmış, kötülük etmek için kötülük eden bir antagonist olarak tanımlamıştır, kültün üyelerini de akılsız ve tehlikeli bir kalabalık olarak. Halbuki Gizemli Ada’nın (The Wicker Man, 1973) Summerisle’ı, dramatik yapıdan bağımsız olarak kötüdür. Doğanın insanı kendi kurallarına tabi kılan kayıtsızlığı ile Summerisle’ın Howie’nin “her düşüncesini ve her hareketini manipüle eden” aklı birbirine eştir. Ve doğanın insana karşı zalimliği ne kadar tartışmalıysa, Summerisle’ın ve adadaki paganların şeytaniliği de aynı ölçüde tartışmalıdır. Sinema tarihinin en korkunç finallerinden birine varan film izleyiciyi bir kez daha Christopher Lee’nin canlandırdığı bir kötü adamın kötülüğünden şüphe etmeye davet eder ve Lee’nin en sevilen filmi hâline gelir.

Christopher Lee, üzerine yapışan canavar etiketinden, Billy Wilder’ın Sherlock Holmes’ün Özel Hayatı’nda (The Private Life of Sherlock Holmes, 1970) canlandırdığı Mycroft Holmes rolü ile sıyrıldığını söylüyordu. Lee’nin kendinden önceki jenerasyonda ve kendi kuşağındaki birçok büyük korku sineması aktörünün aksine, korku türüne ya da bir karaktere hapsolmaktan kurtulabilmesinde yine Billy Wilder’ın tavsiyesiyle Hollywood’a gidişi etkili olmuştu. 1977’den itibaren aktörün filmografisinde müzikal komediden Disney filmlerine, tür skalası genişledi. Sunset Bulvarı’nda (Sunset Blvd., 1950) Norma Desmond’ın “Ben hâlâ büyüğüm, filmler küçüldü” deyişini Lugosi, Lon Chaney Jr., hatta Peter Cushing ve Vincent Price bile sahiplenebilirken Lee, camp hassasiyete, kötü zevke hitap eden B-tipi filmlerde de, Hollywood tarihinin önemli gişe canavarlarında da aynı ciddiyetle ve emek bilinciyle rol aldı. Lee, “küçük rol yoktur, küçük aktör vardır” diyordu. Henüz İsviçre’de yatılı okuldayken tiyatro sahnesine ilk çıktığında, kendi öfkesiyle kendini yok eden zalim Rumpelstiltskin’i canlandırmıştı. Christopher Lee, kötülük üzerine düşünmeye erken yaşta başlamış ve canavarı çok iyi anlamış bir yıldızlar kuşağının son temsilcisiydi.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.