Şu An Okunan
Dün Gece Soho’da: Geçmişin Aynası, Bugünün Sancısı

Dün Gece Soho’da: Geçmişin Aynası, Bugünün Sancısı

Last Night in Soho

Edgar Wright imzalı Dün Gece Soho’da bir yandan korku sinemasının pek çok alttürüne saygı duruşunda bulunurken bir yandan da günümüzle geçmişi eklektik bir yaklaşımla iç içe geçiriyor.

Edgar Wright’ın 1960’lar Soho’sunu günümüz Londra’sıyla bir araya getiren son filmi Dün Gece Soho’da (Last Night in Soho, 2021) yönetmenden beklendiği üzere tam bir “sinema şöleni”. Film, parlak renk paletinden sinema tarihi referanslarıyla dolu anlatısına, dinamik kurgusundan bol sürprizli hikâyesine, pek çok öğesiyle bu klasikleşmiş tabiri sonuna kadar hak ediyor. Bir moda tasarımcısı olma hayaliyle Londra’ya gelen Ellie’nin hikâyesine odaklanan film, şehrin hayaletlerinin genç kadına musallat olmasıyla gitgide gerçeklikten kopuyor. Hayaletlerin gerçek olup olmadığı meselesi ise bir süre sonra önemini kaybediyor ve kendimizi Wright’ın farklı türleri bir araya getiren oyunbaz anlatısının ortasında buluyoruz. Öte yandan tüm bu oyunbazlığa rağmen filmin yönetmenin kendini en ciddiye alan filmlerinden biri olduğunu söylemek de mümkün. Dönemin ve türün cinsiyetçi arka planını bir tür rape and revenge (tecavüz ve intikam) anlatısı üzerinden eleştiren Wright, feminist dokunuşlara sahip bir intikam anlatısı kuruyor ve günümüze uyarlanmış bir “final kızı” portresiyle çıkıyor karşımıza.

Last Night in Soho

Dün Gece Soho’da’nın korkunun pek çok alttürüne (slasher ve giallo gibi) saygı duruşunda bulunurken bir yandan da meselesini ciddiye almaya çalışması bir tür tutarsızlık ya da ton karmaşası olarak okunabilir elbette. Ancak bana göre bu, özellikle #MeToo sonrası hem sektörün hem de dünyanın değişen dinamiklerinin filmlerin formuna da nüfuz eden bir yansıması. Sinema tarihine, klasiklere ve tür sinemasına referansların sadece postmodern bir oyundan ibaret olduğu, altının özellikle politik/ideolojik olarak boşaltıldığı günlerin geride kaldığı bir sinema çağındayız. Hem yönetmenler hem de seyirci için çok keyifli olan bu oyunu oynamaya devam edebilmek ise, özellikle yaratıcılar açısından ancak bugünle geçmişi eklektik bir şekilde bir araya getirerek gerçekleşebiliyor belki de. Hattâ benzer bir karmaşayı ya da biçim arayışını –belki daha iyi icra edilmiş ve daha radikal bir formda– Leos Carax imzalı Annette’te gördük bu sene. Arketipik karakterleriyle melodramın doruklarında dolaşan, her ânıyla kendi kendini paramparça eden filmde yine bir feminist intikam anlatısı kuruluyor, hattâ doğrudan #MeToo referanslarına yer veriliyordu. Bu meta anlatının gerçeklik ya da ciddiyet kazanması, yani Pinokyo’yu andıran kukla bebek Annette’in insana dönüşmesi ise tam da günümüze dokunduğu, bugünkü gerçekliğin kendi formu ve anlatısı üzerindeki etkisini kabullendiği anda gerçekleşiyordu. Dün Gece Soho’da’nın günümüz Londra’sı ile 1960’lar Soho’sunu bir araya getirme şekli de tam olarak bu yeni form arayışının sancılarını barındırıyor.

Peki Sandie Kim? 

Film çok klasik bir hikâye üzerine kurulu: Ünlü olma hayaliyle küçük kasabadan büyük şehre gelen genç bir kadının şehrin karmaşasında kendini ve hayallerini kaybedişi. Ancak Wright bu hikâyeyi geçmişteki “aynasıyla” birlikte anlatıyor. Üniversite yurdunda rahat edemeyen Ellie yaşlı bir kadının evinde bir oda kiralıyor. İlk günden itibaren, 1960’larda aynı odada kalmış bir başka genç kadının, Sandie’nin hayali Ellie’ye musallat oluyor. Aslında bunu musallat olma olarak adlandırmak pek doğru değil, bir bakıma bir hayalet öyküsü bu. Çünkü büyük hayallerle Soho’ya gelmiş Sandie’nin trajik hikâyesi, Ellie’ninkini aynalıyor. Öyle ki, odada kaldığı ilk gece Ellie’nin hayallerinde Sandie’ye dönüştüğünü görüyoruz, Soho’nun görkemli sokaklarında ve gece kulüplerine boy gösteriyor. Ancak bu tam anlamıyla bir dönüşüm değil. Ellie daha çok bir film izliyor gibi. Sandie’nin aynalardaki yansımasında görüyoruz Ellie’yi, merakla Sandie’yi izliyor o da, tıpkı bizim gibi. Özellikle Şanghaylı Kadın’ın (The Lady from Shanghai, 1947) meşhur “çoklu ayna” finalini andıran bir sahnede, Ellie’nin parça parça yansımalarını görüyoruz. Sanki birden fazla Ellie, merakla ve hayranlıkla Sandie’yi izliyor gibi. Elbette bu, meta düzeyde sinema izleyiciliğine dair bir sahne. 1960’lar popüler kültürüyle kafayı bozmuş, giyiminden dinlediği müziklere her açıdan müthiş bir nostalji hissiyle dolup taşan Ellie’nin hayranlığının, sinema izleyiciliği ve özdeşleşme üzerinden vücut bulduğu bir an. Laura Mulvey’nin eril bakışa odaklanan meşhur makalesi üzerinden düşünürsek, ekranda yıldızları izleyen ancak onları daha çok dev aynasında gören, onlarla özdeşleşen ve ekranda kendisinin “ideal hâlini” görüp hayal eden izleyicileri temsil ediyor Ellie.

Last Night in Soho

Bu noktada yine aynaların büyük yer kapladığı açılış sahnesini hatırlayalım: Ellie büyükannesiyle birlikte yaşadığı küçük evinde, kendine bir tür ‘60’lar tapınağı’ kurmuş. Odası Audrey Hepburn filmlerinin afişlerinden eski plaklara, çeşitli popüler kültür imgeleri ve objeleriyle dolu. Gazeteden yaptığı elbiseyle aynaya bakıyor, hayal kuruyor ve rol yapıyor Ellie. Bir modacı olduğunu düşlüyor ancak nasıl bir modacı olacağına karar verememiş henüz. O sırada Ellie ve Sandie arasındaki aynalamanın asıl kilit karakteriyle tanışıyoruz, üçüncü fakat görünmez bir ayna: Ellie’nin annesi. Ellie ara ara annesinin hayalini görüyor aynada, kendi yansımasının arkasında. Kısa süre sonra öğreniyoruz ki annesi de tıpkı Sandie gibi büyük hayallerle Londra’ya gitmiş ancak psikolojik rahatsızlığı nedeniyle yaşadıklarını kaldıramamış ve intihar etmiş. Ellie’nin annesiyle kuramadığı ilişki, Sandie’yle kurduğu hayali ilişki üzerinden katman katman açılıyor film boyunca.

Peki Sandie kim? Bu soruya cevap vermek zor çünkü gerçek bir karakterden ziyade metinsel bir araç Sandie. Nostaljik bir şekilde resmedilen Sandie, arka plandaki sömürünün, cinsiyetçiliğin ve şiddetin görünmez kılındığı 60’lara ve genel olarak eğlence sektörüne sokulan bir çomak. Sinemanın senelerce yeniden ürettiği ideal kadın imgesinin kitabına uygun bir örneği olarak karşımıza çıkan Sandie, Ellie’nin hayalleri kâbusa dönüştükçe gerçeğe dönüşüyor. Ellie Sandie’nin yaşadığı şiddete tanık oldukça biz de yavaş yavaş onun akıl sağlığından şüphe etmeye başlıyor, filmin ne demek istediği ve nereye gittiği konusunda kafa karışıklığımızla baş başa kalıyoruz. Ancak emin olduğumuz bir şey varsa, o da Sandie’nin sonunun trajik olduğu. Yeşilçam ağzıyla söyleyecek olursak önce “kötü yola düştüğü”, sonra da şiddete kurban gittiği. Ama Wright burada bu hikâyeyi –eleştirmek için de olsa– yeniden üretmeyi reddediyor (Yazının buradan sonraki kısmında filmi sürpriz gelişmelerine de değineceğim).

Gerçekliğe Tutunmak

Filmin son dönemecinde Sandie’nin aslında Ellie’yi evine alan Alexandra isimli yaşlı kadın olduğunu öğreniyoruz. Bu noktada Sandie’nin ölmediği, ne olursa olsun yaşadığı bilgisi, yukarıda bahsedilen trajik anlatıyı reddeden çok güçlü bir boyut katıyor filme. Ellie, Sandie’nin onu seks işçiliği yapmaya zorlayan Jack tarafından öldürüldüğünü zannederken, asıl katilin Sandie olduğunu, Jack’i ve senelerce müşteri olarak eve aldığı erkekleri öldürüp evinin altına gömdüğünü görüyoruz. Bu adamların ruhları her yerde Ellie’nin peşine düşüyor, bizi kurtar, Sandie’yi öldür diyorlar. Ellie ise onu öldürmemeyi seçiyor, filmin son ânında dahi ona “seni anlıyorum çünkü gördüm olanları” diyor. Biz film boyunca bu hayaletlerin Ellie’yi tehdit etiğini, öldürmeye çalıştığını, geçmişte de Sandie’yi sömürüp ruhen ve bedenen öldürdüklerini sinemasal hafızamızdan yola çıkarak tahmin etmiş olsak da buradaki ters köşeyle asıl aciz olanın bu hayaletler olduğunu, güçlü –daha doğrusu yine Mulvey’ye dönersek, “aktif” olanın– Ellie ve Sandie olduğunu görüyoruz. Bu noktada tekrar Sandie’nin kim olduğunu soralım. Trajik bir melodramın kurbanı mı, entrika dolu bir kara filmin sarışın femme fatale’i mi? İroniktir ki her iki arketip de genelde ölüyor anlatısal olarak, bir tür sinemasal cezaya çarptırılıyor. Dolayısıyla bir hayalet ve meta karakter olan Sandie’nin, sinema tarihinden aldığı metaforik intikamı izliyoruz burada. Bunu Ellie’nin tanıklığı, geçmişi yeni gözlerle görmeye açık zihni ve bilinci sayesinde yapabiliyor. Bir anlamda “klasikleri” dönüp yeniden okuyor Ellie. Soho’yu ve 60’ları hâlâ çok seviyor ama onları yeni gözlerle görmeyi öğreniyor. Üzerinde çalıştığı 60’lar esintili elbiseyi yırtıp atmıyor; tutkularından vazgeçmeden onu bugüne uyarlıyor. 

Last Night in Soho

Ellie’nin tasarladığı elbisede vücut bulan bu “uyarlama” hâli, Wright’ın yapmaya çalıştığı şeyin de bir yansıması. Filmin türe getirdiği bu güncelleme, bir yanıyla kitabına fazlasıyla uygun, popüler deyişle politik doğrucu bir müdahale gibi okunabilir. Ancak ben filmin son yarım saatinde büründüğü ciddiyetin ve benimsediği sürprizli yapının, eklektik olma pahasına alınan bir risk olduğunu düşünüyorum. Hattâ Wright özelinde, tür sinemasıyla kurduğu “gayriciddi” ilişkiye aşina olduğumuz bir yönetmenin, çok sevdiği bu sinema biçimi üzerine kafa yorduğu bir tür arayış filmi. Rüyalar, kâbuslar, ruhlar ve hayaletler arasında dolaşan filmin son ânında “ayağını yere basması” ve Sandie’yi gerçek bir karaktere dönüştürmesi, bana yine Annette’i anımsatıyor. Çok farklı filmler de olsalar, ikisi de bu oyunbaz, kendi kendini yansıtan ve parçalayan sinema biçiminden vazgeçmeden, zamanın ruhuna ve gerçekliğine bir yerinden tutunmaya çalışıyor. Filmin sonunda kukla bebek Annette’in gerçek bir çocuğa dönüşmesi ve ilk defa konuşması gibi, Sandie de en sonunda gerçek bir karaktere dönüşüyor ve bize hikâyesini anlatıyor. Tabii ki film bir aynayla bitiyor, Ellie’nin, annesinin ve Sandie’nin yansımalarının üst üste bindiği ve birbirine gülümsediği, büyülü bir ayna.


Dün Gece Soho’da’nın sinemalardaki gösterimi sürüyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.