Şu An Okunan
Yol Kenarı: Sanki Dünyanın Sonu

Yol Kenarı: Sanki Dünyanın Sonu

Yol Kenarı

Tayfun Pirselimoğlu’na 37. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülü kazandıran Yol Kenarı etrafı ormanlarla kaplı ücra bir kasabada geçen bir distopya. Yönetmen, tuhaf olayların yaşandığı kasabayı mesken tutan karakterler üzerinden, günümüz Türkiye’sine dair karanlık ve alegorik bir portre sunuyor.


Bu yazı, Altyazı’nın Haziran 2018 tarihli 184. sayısında yayımlanmıştır.


Başlangıçta sadece karanlık ve kayaları döven dalgaların sesi var. Açık denize doğru uzanan mendireği, mendireğin ucunda toplanmış kalabalığı görüyoruz sonra. Kurşun rengi bulutlarla yol yol olmuş göğün altında çalkanıp duran denize doğru bakıyorlar. Gözlerini açıklarda demirlemiş gemiye dikmiş öylece duruyorlar tek kelime etmeden. Yüzlerinde endişeyle karışık bir merak. Bir şeyler bekliyorlar besbelli, ama ne? Tayfun Pirselimoğlu’na 37. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran Yol Kenarı (2018), endişeli bir bekleyişin hâkim olduğu bir sahil kasabasında geçiyor. Bir taraftan deniz, öbür taraftan kasabalıların adım atmaya korktuğu ormanlarla kuşatılmış bu ücra kasaba, hanidir tuhaf olaylara sahne oluyor. Kasabanın mülki amiri, üstleriyle yaptığı telefon konuşmasında kaynağı belirsiz bir uğultudan ve peş peşe çıkan yangınlardan yakınıyor. Kasaba bandosunun elemanları dâhil ahalinin çoğu kaçıp gitmiş. Kala kala bir avuç kasabalıyla mülki amir ve onun emrindeki birkaç memur kalmış. Ne zamanın ne de mekânın açıkça belirtildiği filmde karakterlerin isimlerini de öğrenemiyoruz. Film, bir şehrin sınırları içindeki belirli bir kasabada değil, bütün ülkeyi, hattâ bütün dünyayı temsil eden bir yerde geçiyor sanki.

Distopik Bir Dünya

Yol Kenarı’nın merkezinde kasabaya dışarıdan gelmiş, kahvehanede çalışan genç bir adam var. Ona kısaca Yeni Gelen diyelim. Yeni Gelen, birbirinden eksantrik müşterilere ev sahipliği yapan bir otelde kalıyor: (Yönetmenin bir önceki filmi Ben O Değilim’de (2014) işlediği ikiz temasını anımsatırcasına) ikizini arayan bir adam, bir elektrikli süpürge satıcısı, yanında gezdirdiği küçük kız çocuğuna denizkızı kostümü giydirerek onu akvaryumda sergileyen yaşlıca bir adam… Yol Kenarı’nın başkarakteri, Ömer Kavur’un son dönem filmlerinden Akrebin Yolculuğu’nda (1997) bir saat kulesini tamir etmek amacıyla geldiği kasabada tuhaf müşterilerin gelip gittiği bir otelde kalan ve gizemli olaylara tanık olan saat tamircisini akla getiriyor. Ya da Kafka’nın ‘Şato’sunda tepedeki o ulaşılamaz şatonun denetimi altındaki kasabaya gelen K.’yı. K. gibi Yeni Gelen de kasabanın iç dinamiklerine yabancı, bu yüzden etrafında olup bitenlere anlam veremiyor. Dahası Yeni Gelen de tıpkı K. gibi kasaba yerlilerinden bir kadına ilgi duyuyor, hâlihazırda başka bir adamla ilişkisi olan bir hemşireye. Mantıklı bir izahı olmayan olaylar, olayları aydınlatmak yerine daha da içinden çıkılmaz kılan bilmece gibi konuşmalar ve bilhassa Yeni Gelen’in, metruk bir binada bir memur tarafından sorguya çekildiği sahne, Yol Kenarı’na Kafkaesk bir hava katıyor. Kafka romanlarındaki gibi olup bitenlerin akıldışılığına rağmen günlük hayatın sıradanlığı da hissediliyor filmde: Akşamları kadınlar kocalarına yemek pişiriyor, insanlar evde oturup televizyon izliyor, memurlardan biri kızının yaklaşan düğünü için hazırlık yapıyor…

Yol Kenarı

‘Şato’da K., attığı her adımda şatonun temsil ettiği o akıl sır erdirilmez iktidarın baskısını üzerinde hisseder. Yol Kenarı’ndaki kasabadaysa bir dikta rejiminin politik baskısı hissediliyor. Hatta distopik romanlara açık göndermeler içeriyor film. Yangınları söndürmek yerine yangın çıkarmakla uğraşan bir itfaiyeci figürü, doğrudan Ray Bradbury’nin ‘Fahrenheit 451’ini getiriyor akla. Dikta rejiminin başındaki zatın, reklam panolarında ve karıncalı TV ekranlarında karşımıza çıkan suratı da Orwell’in ‘1984’ünü. Mülki Amir, harıl harıl bu zat-ı muhteremin kasabaya yapması beklenen ziyarete hazırlanıyor, ziyaretin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini kesin olarak bilmese de. En çok da karşılama töreninde görev alacak bandocuların ortadan kayboluşu düşündürüyor onu. Sonuçta reklam panolarına ‘Devlet’ ve ‘Millet’ yazan kocaman afişlerin asıldığı, “zararlı” yayınların toplanarak meydanlarda yakıldığı, gazetecilerin yaptıkları haberler yüzünden katledildiği, otel sahibinin bir müşterisine bakıp “bu adamdan şüpheleniyorum, ihbar etmek lazım” dediği bir yer filmdeki kasaba. Filme politik bir distopya gözüyle bakınca ilkin anlaşılmaz görünen birçok olayın gerçek yaşamla ilişkisini kurmak mümkün. Ormandan çıkıp gelen, kara paltolu, meşum adamın denizden gelen birini öldürmesi, derin devletin işlediği cinayetlere işaret ediyor olabilir pekâlâ. Kayıp ikizini arayan otel müşterisinin de kayıp yakınlarını temsil ettiği söylenebilir.

Mehdi ile Deccal

Yol Kenarı’nda kıyametin eşiğine gelmiş, distopik bir dünyayla karşılaşıyoruz. Herkes kapıdaki felaketi sezmiş gibi tedirgin. “Sana da öyle gelmiyor mu, kötü bir şeyler olacak gibi” diyor karakterlerden biri. “Korkuyorum biliyor musun, her şeyin sonuna geldik galiba” diyor bir diğeri. Kıyamet alametlerinden bahseden hadislerde rivayet edildiği gibi fitne, cinayet ve kargaşa had safhaya varmış durumda. Erkekler eşlerini katlediyor durup dururken; bir kadın kocasını zehirliyor. Gözlerden ırak bir yerde bir çocuk tecavüze uğruyor. Hepsi de cezasız kalan cinayetler, kundaklama olayları, çocuk istismarı… Filmde resmedilen dünya, ilk bakışta ne kadar tuhaf görünse de bir o kadar tanıdık aslında. “Şu anda zaten kopmuş bir kıyametin içindeyiz… ama hâlâ içinde yaşadığımız durumun bir kıyamet hâli olduğunu idrak edebilmiş değiliz” diyor yönetmen bir söyleşisinde. Kısacası Yol Kenarı, biz farkına varmasak da yaşadığımız hâlin “kıyametin bizatihi kendisi” olduğunu gösteriyor. (1)

Sonunda en büyük kıyamet alametiyle, yani Mehdi’nin gelişiyle çalkalanıyor kasaba. Yeni Gelen’in muhabbet beslediği hemşirenin, onun iki kürek kemiği arasındaki lekeyi görmesiyle başlıyor her şey. Tıpkı Mehdi’yle ilgili hadislerde söylendiği gibi yaprağa benzeyen bir leke bu. Deccal’le savaşıp onu öldürecek, böylece insanlığı selamete erdirecek o mübarek şahsiyetin nihayet zuhur ettiğine inanıyor kasabalılar. Yanıtını bilmedikleri bütün soruların yanıtlarını, anlam veremedikleri bütün olayların anlamlarını, kainatın bütün sırlarını O’nun ifşa edeceğini umuyorlar. Açıklarda demirlemiş geminin hikmetini, cızırtılı bir ses kaydında gizlenen manayı, kayıp bandocuların yerini açıklamasını bekliyorlar O’ndan. “Her şey ne zaman bitecek?” “İnsanın kendini bu dünyada mutlu hissedeceği bir yer yok mu?” “Her şey bitince mi mutlu olacağız?” “Ne yapmalıyım şimdi sence, işin doğrusu ne?” Gelgelelim O’nun bu sorulara verecek bir yanıtı yok. Her seferinde “bilmiyorum” demekle yetiniyor sadece. Velhasıl kasabalıların aksine kendisinin Mehdi olduğuna ihtimal vermeyen bu karakterin insanlığa tebliğ edeceği hiçbir ilahi hakikat yok. Kasabalıların aradıkları yanıtları bulma çabasının hep boşa çıktığını gösteren film, böylelikle yaşadığımız ahir zamanlarda bilgiye ve manaya ulaşmanın güçlüğüne dikkat çekiyor.

Yol Kenarı

Eğer Yeni Gelen Mehdiyse, hemşirenin birlikte yaşadığı, ormandan çıkıp gelmiş, o kötülük timsali adam da Deccal olmalı. Hemşirenin dediklerine bakılırsa Deccal’in sol gözü takma, aynen hadislerde belirtildiği gibi sadece tek gözü var. Takma gözlerini, bir kâse elmanın yanında duran şeffaf bir kutuda saklıyor. Adem’le Havva’nın Cennetten kovulmasına yol açan ilk günahı temsil eden elmalarla Deccal’in gözlerinin yan yana durduğu sürrealist bir tabloyu andıran sahne, birden çok kez çıkıyor karşımıza. Anlaşılan o ki kasabadaki fitne ve fesadın kaynağı Deccal’den başkası değil. Yangınları çıkaran da o, denizden gelen adamı bıçaklayıp öldüren, bir kız çocuğuna ormandaki kulübesinde tecavüz eden de. Ancak kehanete göre Mehdi, kıyamet kopmadan önce Deccal’i öldürecek. Öyle de oluyor sahiden. Ama kıyamet, yani korkuyla beklenen o mutlak son, gelmiyor bir türlü. Aksine her şey başa sarıyor. İlkin Deccal’in öldürdüğü adam, sonra Deccal’in kendisi diriliyor. Ardından filmin en başındaki gibi karanlığa gömülüyor her şey. Sanki bir Möbius şeridi gibi sonu gelmez bir döngünün içindeyiz. Mehdi bir daha gelecek, Deccal bir daha ölüp bir daha dirilecek, sonra bir daha, bir daha… Bu döngünün çevrimleri içine hapsolmuş insanlık gün gelir de düze çıkabilir mi, orası belli değil.

Siyah-beyaz çekilen Yol Kenarı’nın, çizdiği kıyamet tablosuna uygun düşen karanlık bir görselliği var. Filmin başında, sonunda ve sahne aralarındaki geçişlerde karşımıza çıkan siyah ekran, filmin karanlık atmosferini daha da pekiştiriyor. Gece çöktüğündeyse ampullerin ışığını boğacak denli yoğun bir karanlık kaplıyor ortalığı. “Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor, çukur yerlere dolmağa başladı bile… Sabahları güneş yeniden doğar gibi olsa da, ortalık yeniden aydınlanır gibi olsa da, gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.” (2) Bilge Karasu, 1970’lerdeki politik baskı ortamını imgelerle yüklü, metaforik bir dille anlattığı ‘Gece’ romanında bu cümlelerle tarif eder şehrin üzerine çöken karanlığı. Keza Yol Kenarı’nda da âdeta bir karabasan gibi çöken karanlık, içinde yaşadığımız kıyamet hâlinin bir metaforu olsa gerek.

Sonuç olarak Yol Kenarı, yakın zamanda beyazperdede izlediğimiz Taş (2017) filmi gibi imgelerle örülü, kapalı, metaforik anlatımına rağmen toplumsal gerçeklere değinen, politik çağrışımlarla yüklü, ucu açık bir film. Aralarında hiçbir nedensellik bağı yokmuş gibi duran birbirinden kopuk imgeleri, bölük pörçük durumları anlamlandırmak ise izleyiciye düşüyor. Filmdeki her imge bir yapbozun parçası sanki. Ama o kadar çok eksik parça var ki, yapbozu tamamlamanın, yani bütünlüklü bir yoruma ulaşmanın yolu yok gibi görünüyor. Filmde karakterlerden birinin sorduğu “gerçekten ne oluyor Allah aşkına?” sorusu, izleyicinin hislerine de tercüman oluyor aynı zamanda. Ne kadar belirsiz, muğlak ve parçalı olsa da Yol Kenarı etkileyici görsel estetiğiyle izleyiciyi karanlık dünyasının içine çekmeyi başarıyor.


NOTLAR

(1) Suzan Demir, “Kopacak Bir Kıyamet: Tayfun Pirselimoğlu ile söyleşi,” Arka Pencere 6 (Mayıs 2018), 89.

(2) Bilge Karasu, Gece, (İstanbul: Metis, 2017), 15, 31.


Yol Kenarı, BluTV’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.